Bu nasıl mesele/İç Bir Rezene


    
    


“Eğer kuantum teorisini anladığınızı düşünüyorsanız, hiçbir şey anlamamışsınız demektir”. (Feynman)
                                     

          İçinde kaybolup sonra içinde daha fazla kaybolmak istediğim, Schrödinger’in kedisi olmayı hiç istemediğim, bilim mi düşünce sistemi mi tanımlamakta zorlandığım bu yeniçağ öğretisi hakkında, ne anladığımı ne anlamadığımı düşünüyor değilim. İçinden çıkılamayan bunca paradoks varken, kendi aklımdan şüphe etmeye başladığım noktada, yeni bir paradoksla daha karşılaşmak bir an için ürkütse de bir nebze de olsa su serpti yüreğime. Neden mi?
Çünkü anlamadım…
     Önce bunu anlamanın çok üstün bir zeka gerektirdiğine, sonrasındaysa –cvlere yazılan iyi derecede İngilizce bilgisi gibi iyi derecede fizik bilgisi olması gerektiğine karar verdim. Fizik öğrenebilirdim, bunu bile göze aldım yalan yok. Ancak sonra usumda beliren Matrix sahnesiyle hidayete erdim sandım. Malumunuz olduğu üzere Saypır’ın Ajan Simit’e yemek masasında sarfettiği cümle: “Cehalet MUTLULUKTUR”.
Çok iddialı iki alıntı üzerine yazmakta zorlanıyorum şu an. Fazla iddialı olmaktan kaçınmam gerekmiyor belki de. İddialı olunması hoşuma gitse hatta beni cezbetse de, içine girmiş olduğum içsel yolculuktan kelli bir tür yapay mütevaziye kaymaktan oldukça çekiniyorum. Ne de olsa gereksiz tevazu tevazuların en kötüsü.
     Neyse konuya dönmek icap eder şu noktada, lakin içinden çıkmakta zorlanacağım bir noktaya gark edebilir beni bu mesele.
     Açlık ve toklukta bulunabilir sanırım bu paradoksun cevabı. İnsanın her konuda belli bir doyum noktası olduğu varsayımını yapacak olursak –ki az çok bir sonuca ulaşabilmek istiyorsak illa ki bir şeyleri var saymamız gerekecek- insan aç bir varlıktır. Hatta kimilerince doyumsuz olduğu bilem söylenir ancak biz bunu bu yazının hidayeti ve yazarın sonuç kısmından duyduğu kaygı nedeniyle şimdilik yok sayıyoruz.
     Gelelim insan hangi durumda mutlu olabilir? (Tabii ki bu sırrı ifşa etmeyeceğim)
     Açken mi, doyduğunda mı?
     Yoksa açlığını yatıştırmaya çalıştığı, doyuma ulaşmadığı o ara noktada, sadece ve sadece o AN’da mı?
     Acıkmak, açlığını bastırmaya çalışmak/çabalamak, doymak ve başka bir açlığa erişmek… O kısacık sürecin hazzını yaşamak, meyvesini yiyebilmek uğruna girişilen bir mücadele. Tüm bu minimal mücadelelerin oluşturduğu çembere de hayat gailesi denilse gerek…
     Demek ki acıkıyor ve doyuyor ya da doyuruluyoruz. Bazen koca bir şenlik sofrasından aç kalkıyoruz. Yine de doyabilmek veya az da olsa açlığımızı bastırabilmek uğruna bir koşturmaca içinde yaşıyoruz.
     Bir sonuca ulaşmamız ve sonunda huzura ermemiz gerekecekse…
     Hayat bir günmüş o da şu anmış 
     Doyum yoksa sadeleşme olmazmış.
   Anlayamadığım, anlamaya çabaladığım, bu döngü içerisinde aslında bir noktaya ulaşmanın bir anlamı olmadığını hatta bir noktaya ulaşılamadığına son kertede kanaat getirdiğim bir SÜRECin, içinde debelenmekten memnun bir hisle yazımı nihayete erdirmenin kıvancı içerisindeyim.
   Aynada gördüğüm aksimin bakışlarındaki zarafet, nedamet ve cesarete gülümserken, bilgiye, aşka, inanca, sevgiye ve daha bir dolu yaşam emaresine duyduğum ve duyacağım açlığa şükranlarımı sunuyorum.








Bir Cevap Yazın